Kurtlarla Koşan Kadınlar

Kurtlarla Koşan Kadınlar

“Kurtlarla Koşan Kadınlar” Clarissa P. Estes’ in yazdığı harika bir kitap, belki bir çoğunuz okumuştur. Okumayanlar için yazarın ağzından kısaca bir özet geçeceğim size;

“Bu kitabın adı; Kurtlarla Koşan Kadınlar. Vahşi kadın doğasına dair Mit ve Öyküler, özellikle kurtlarla ilgili olmak üzere vahşi hayatın biyolojisi ile ilgili çalışmalarımdan ortaya çıktı. Canis Lupus ve Canis Rufus kurtlarına yönelik çalışmalar, gerek ateşli tabiatları gerek zahmetli hayatları düşünülürse, kadınların tarihini tutmaya benziyor.

Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar. Keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler; tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar.

Ancak ikisi de sürekli avlanmış, taciz edilmiş ve yanlış bir şekilde obur, sapkın, son derece saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmışlardır. Hem vahşiliği hem de ruhun vahşi yanlarını yok eden, içgüdüsel olanın soyunu kurutan ve arkada hiç iz bile bırakmayanlar için, ikisi de birer hedef haline gelmiştir. Kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmesi çarpıcı bir benzerlik taşır.”

Özellikle şu son cümle sizce de çok can alıcı değil mi; “Kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmesi çarpıcı bir benzerlik taşır.”

Tarih boyunca “Kadın” maalesef sürekli gözetim ve baskı altında, her hareketi izlenen, eleştirilen, yargılanan, cinsel bir obje olarak görülen bir varlık oldu.

Bir yandan iyi bir evlat ve cici hanım hanımcık bir kız çocuğu olması, bir yandan iyi ve sadık bir eş, iyi bir anne, iyi bir ev hanımı, iyi bir çalışan, iyi bir yönetici olması beklendi. Ama tüm bunları yapmaya çalışırken de sürekli baskı, taciz, tehdit ve yaptırımlarla bastırılmaya çalışıldı.

Acaba erkeklerin kadınları bu denli kontrol altında tutma çabasının altında yatan neden nedir? Ego ve kıskançlık mı? Yetersiz hissetmek mi? Kaybetme korkusu mu? Cinsel dürtüleri mi? Namus denen kavramın sadece kadınlar üzerine kurgulanmış olması mı?  Sevmeyi bilmemek mi?

Aslında belki de hepsi ve daha fazlası…

Yazımın başına dönecek olursak eskiden güç eşitsizliği yüzünden avlanamayan kadınlar, artık aynı şartlarda eğitim görüp aynı işi belki daha da iyi yaparak para kazanmaya başladılar. Yani kısacası artık avlanıp eve yemek götürebiliyorlar. Aşırı güç gerektiren işlerin haricinde eğer adil bir iş yeri ve yöneticilerle çalışıyorlarsa, şartlar başarı göstermek için yeterince eşit.

Fakat sokağa çıkıldığında yada evlere girildiğinde tüm bu dengeler alt üst oluyor. Her gün haber bültenlerinde izlediğimiz şiddet, taciz, tecavüz ve ölüm haberleri git gide artıyor. Korkarım ki her gün en az bir kadının bu tür bir şiddete maruz kalması da artık sıradan bir olay gibi insanların tepki vermeden izledikleri haberler arasında yerini aldı.

Yemeğin tuzu az diye dayak yiyen, arkadaşlık teklifini kabul etmedi diye bıçaklanan, ayrılmak istediği için akla gelmeyecek yöntemlerle eziyet edilip öldürülen kadınlar var bu ülkede. Tüm bunları düşündüğümde, erkeklerin kendilerini doğuran bir insan için neden böyle şeyler hissettiğine ve yaptığına bir türlü anlam veremiyorum.

Kadın yaradılışı gereği ve tarih boyunca seven, emek veren, çocuk veren, evi bir yuvaya çeviren, toplayıcı, birleştirici bir varlık olmuştur. Bunun karşılığı ise eşitsizlik, adaletsizlik, sapkınlık, şiddet, ikinci sınıf insan muamelesi görmek olmamalı.

Aslında tüm bu konularla ilgili kadını ve haklarını korumak üzerine yapılmış ve şu an ülke gündeminde olan İstanbul Sözleşmesi ;  Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen uluslararası insan hakları sözleşmesidir.    

Son günlerde Türkiye’ nin bu sözleşmeden çıkmak istemesini de aklım almıyor. Ülkece, kadın ve erkek ayrımı olmaksızın İstanbul Sözleşmesini savunmaya, kadınları ve kadın haklarını savunmaya devam etmemiz gerek. Bunu yazmak bile çok üzücü ama ülkemizde kadınların da erkekler kadar iyi yaşamaya, özgür, bağımsız, mutlu, başarılı, sevgi dolu bir hayat sürmeye hakları var.

Bakın sözleşmenin en can alıcı maddesi ne diyor; “Taraf devletler kültür, töre, din, gelenek veya sözde namus gibi kavramların bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine herhangi bir gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.”

Özetle; Kadın dahil olduğumuz devletin dahil olduğumuz gelenek kültür veya dini figürlerle ortaya çıkmış olan toplumsal yansımaları ( Örneğin; boşanmış bir kadının tekrar evlenmesi veya sevgilisi olması veya mini etek giymesi gibi gelenek ve kültür içinde zamanla çeşitli algılar oluşmuş durumlar) sebebiyle şiddet gördüğü zaman, şiddet uygulayan kişiye ceza indirimi uygulanmayacağı anlamına gelir.  Ve bu sözleşmede kalmak adil bir hayat ve bu suçu işleyenlerin caydırıcı bir ceza alması için gereklidir.

Yazının artık sonuna geldiğimde tıpkı bu konu kadar çarpıcı bir son için doğru cümleleri bulmaya çalıştım. Sonra bir dostumun söylediği aklıma geldi; sonu olmayan konuya bir son gerekmezdi…

Sevgiler,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir